İki Kişilik Bir Masa
Sanıyorum ki çoğumuz, bir şeyi yapamayacağımızı düşündüğümüzde hiç başlamayız. Halbuki bir şeyi deneyerek, zaman içinde ona ne kadar yaklaşabileceğimi ya da ne kadar yaklaşamayacağımı görebilirim ama bazen yine de başlamak zor geliyor. Şu sıralar bir kitap okuyorum. Yazar, günde on saat romanı üzerine çalıştığını söylüyor. İçimde yine bir kıpırdanma oldu. Otobiyografi ya da herhangi bir durum yazısı okumayı da sevenlerden olduğumu hatırlıyorum.
Aklım bir süredir rakı masasındaki bir hikâyeye gidiyor. Nedir diye sorarsanız, aslında ben de tam bilmiyorum. Bir meyhane. Hafta içi, rezervasyonsuz gidilmiş. İçerisi hafif loş; bazı masalar uzun, bazıları daha küçük. İki kişilik bir masa bulmakta zorlanıyorlar ve sonunda meyhanenin bir duvarının köşesinde, sanırım en az göze çarpan yere oturuyorlar.
Uzunca bir muhabbet. İlişkilerden, yazılacaklardan, biraz da hiç değişmeyen gündemden konuşuyorlar. Hiç sessizlik yok. Konuşma bir yerden başka bir yere akıp duruyor. Rakının da etkisi olabilir; günün sonlarına doğru uzun bakışmalar, anlamını arayan gülüşmeler başlıyor.
Bir ara çay içmek istiyorlar. Çayın olmadığını fark edince, yürüyüşün de iyi geleceğini düşünüp çay içebilecekleri başka bir yere geçiyorlar. Mekânın kapanmasına çok az kalmış. Bomboş masaların arasında yalnızca onların masası dolu. Adam kadının elini tutuyor. Kadın elini çekmiyor. Uzunca bir süre öyle kalıyorlar. Bakışları ellerinden yüzlerine, yüzlerinden yeniden ellerine kayıyor.
Kalktılar, metro çıkışına kadar birlikte yürüdüler, öpüştüler ve bir daha ne zaman görüşecekleri belirsiz bir şekilde bu düşten de uyandı.